Kaybetme Korkusuyla Kaybettiklerimiz

Hepimiz ilginin ve şefkatin tadını çıkarmayı severiz.
Hepimiz ‘özel’ olmak isteriz.

İlişkilerdeki belirsizlik ve geçicilik gerçeği hepimizin içinde bir yerde saklı durur, ancak genellikle kendimizin ‘o özel insan’ oluşunun istikrar yaratacağı yanılsamasına güveniriz.

Kaybetme korkusu, en basit ifade biçimiyle; insanların sahip olduklarını kaybetmek istemedikleri zamanlarda yaşanan bir duygudur. İnsanların yaşadığı en büyük korkular arasında yer alır. Bu durum, sahip olunan  mutluluğu kaybetmek, yalnız kalmak istememek  ve sevdiğimiz  kişiden ayrı kalmak istemememizden  kaynaklanabilir.

Kaybetme ya da terk edilme korkusunun temelleri iç dünyamızda çocukluk dönemimizde ailemiz ya da diğer çocuklarla olan ilişkilerimiz sonucunda yerleşmiş olabilir. Küçük bir çocukken kaldırabileceğimizden daha büyük bir istikrarsızlığa maruz kalmış olmamız, sinirli bir baba, aşırı korumacı anne figürleriyle büyümüş olmamız ya da sonradan edinilen tecrübeler bu korkunun ilk tohumları olabilmektedir. Çocuklukta kök salan ‘ya ayrılırlarsa bana ne olacak?’ endişesi, büyüyüp birer yetişkin olduğumuzda ‘terk edileceğim’ anksiyetesine dönüşebilmektedir. Bu durumda içimizdeki –hala aynı acıları çeken aynı küçük çocuk– için ortam tanıdıktır ve sonuç bellidir. Bu ortam bir anlamda onun için güvenlidir de çünkü insan içgüdüsel olarak tutarlılık arar.

Temelimizde böyle bir korku varsa ilerleyen dönemlerde de yaptığımız seçimler, bize bu ‘rahatlık ve aşinalık hissini‘ verecek kişilere doğru kaymaya başlar. Örneğin, güven veren kişilere kimyamız kaymaz ve partner seçimlerimiz bu kısır döngü etrafında şekillenmeye devam eder. Oysa ki; başkalarıyla olan ilişkilerimiz, kendimizle olan ilişkimizle ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır. Diğer insanlar bu anlamda ‘ayna’ görevi görür ve kim olduğumuzu bize yansıtırlar. Öğrenciler öğretmenlerinin, terapistler danışanlarının, bebekler annelerinin, eşler birbirlerinin…

Osho  şöyle der;

Kendinden korkuyorsan, ancak o zaman başka insanlardan da korkarsın. Kendini seviyorsan, başkalarını da seversin. Kendinden nefret ediyorsan, başkalarından da nefret edersin. Başkalarıyla olan bir ilişkide, sadece sen varsın – aynada. Karşı taraf sadece bir aynadır. O yüzden ilişkide ne olursa olsun, her zaman bunun daha önceden, senin içinde olduğunu anla. Çünkü ilişki, sadece senin içinde olanı açığa çıkarabilir. Yaratamaz; sadece zaten orada olanı gösterebilir ve ortaya koyabilir…

Ayna tutma, varlığımızı doğrular ve yansıtır. Kişisel olmayan ilişkiler dünyasında birisi sizi daha yakından tanımak istediğinde bu kuvvetli bir deneyimdir.

En güzel iltifat, birinin sizi gerçekten görmesidir.

O kişi sizi sevgi ve heyecanla karşıladığında size kendinizi çok kuvvetli bir biçimde –onaylanmış– hissettirir. Asıl özel olma durumu işte burada yatar; kurulan bağda, bireyde değil…

Özel bir bağ ile başlayan ilişkiler kişilerin, çoğu zaman yüzeyde ve geçmişteki, hikayelere kendilerini  kaptırmasıyla tüm bakış açısını kaybedebilir. Bu durumda Ayna tutma etkisi de olumsuz yönde güç kazanıp kişinin benlik algısının önüne geçebilir  ya da kişi kendisi hakkında bilgi kaynağı olarak ayna tutmaya fazlasıyla bağımlı hale gelip kendine has bakış açısını kaybedebilir. Böyle bir durumda da kişi yeterli olup olmadığını sorgulamaya başlar ve yetersizlik duygusu ilişkinin üzerine gölge gibi düşmeye başlar.

Çoğu insan, ilişkilerini aşık olma ihtiyacı ile aşık olma korkusu arasında bir yerlerde yaşar.

Aslında hiç kimse gerçek anlamda aşktan korkmaz, aşk harika bir şeydir. Esas sorun; aşkı ve o aşkın form bulduğu kişiyi kaybetme korkusudur. Bu yüzden bize kendimizi  güvende hissetmemizi sağlamaları adına karşımızdaki kişiye fazlasıyla sorumluluk yükleriz. Bunun yansımaları fiziksel dünyada maddesel beklentiler olabileceği gibi enerjetik düzeyde de olabilir ve bu ilişkinin tarafları üzerinde  baskı doğurur. Bu baskı bir süre sonra her iki taraf için de yorucu ve yıpratıcı olmaya başlar. İşin aslı şu ki; kimse duygusal anlamda güvenliği ve sadakati garanti edemez, ya da hissettiğimiz güvensizliğin yok olmasını sağlayamaz. Bu anlamda korkuları denetim altında tutmak, ya da diğer bir bakış açısıyla derininde yatan sebebi  görmek içsel bir yükümlülüktür.

Korku, bizi özel olmak için çabalamaya iter ancak nihayetinde içinde bulunduğumuz durumu değiştirmeye yaramaz… Korkuyu  bir kenara bırakmanın tek bir yolu var, tüm enerjimizi özel olmaya harcamak yerine, kendimiz olmaya izin vermek.

Aşkın kırılganlığıyla başa çıkma kuvveti, kişinin kendine duyduğu sevgiyi koruyabilmesinden geçiyor. Kim olduğunu hatırlayıp kendi merkezinde kaldığında  olaylara daha derin bir bakış açısıyla bakabilmeye başlarız. Bu bakış açısıyla ilk yapılabilecek ilk şey; önce sahip olduğumuz korkuyu fark etmek ve daha sonra da bu duyguyu takdir edebilmek. Sonuç olarak bu korku, sahip olduğumuz sevgiyi ve bu sevgiyi paylaştığınız kişiyi kaybetmek istemediğimiz anlamına geliyor. Sonrasında yapılacak şey ise; korkunun yerine minnettarlığı koymak. Aranızdaki bu özel bağa ve sizi bugüne getiren her şey dair duyulan minnettarlık ve değer bilmek…Bir diğer önemli husus ise başkalarının güzelliklerini takdir etmeye odaklanmaktan geçiyor. Karşınızdaki kişiyi ve diğer herkesi onurlandırmak. Bu onurlandırma, kişinin, zihne çoğu zaman hasarlı kalıplarla yerleşen ‘ben’ duygusundan ve ego yanılsamalarından özgürleşip Birlik Bilinci’ne doğru yol almasını sağlayacaktır.

Bir kez daha Osho’nun dediği gibi;

‘Korku; aşkın yokluğundan başka bir şey değildir. Bir şeyleri aşkla yap, korkuyu unut. Eğer güzelce seversen, korku kaybolur. Eğer derin bir şekilde seversen, korkuyu bulamazsın. Birisine aşık olduğun zaman, bir an için, hiç korku var mı?  Hiçbir ilişkide korku yoktur- iki insan bir an için olsa bile birbirlerine derin bir şekilde aşık olsalar ve buluşsalar, o anda asla korku olmaz. Tıpkı ışık açık olduğu zaman karanlığın olmadığı gibi. İşte gizli anahtar: Daha çok sev. Eğer varlığında korku olduğunu hissedersen- daha fazla sev. Aşkta cesur ol, cesaretlen. Aşkta maceraperest ol, daha fazla sev, ve koşulsuz sev, çünkü daha fazla sevdikçe daha az korku olacaktır’