Yaşama Dair

Şarkısı da vardır;
Sil Baştan Başlamak Gerek Bazen
Hayatı Sıfırlamak….

80’leri çocuk olarak geçirmiş kuşağın bu gün yetişkin olan bireyleri yani ben ve benim gibiler için, ergenlik döneminin sonuyla yetişkinlik döneminin ilk aşamalarında bir fon müziği gibi çalıp durmuştur bu şarkı…

Çocukluğun pervasız, ergenliğin aklı havada ilişkileri yerini yavaş yavaş daha oturaklı, daha derin ya da daha farklı birlikteliklere, cinselliğe, iş hayatının ilk hamlelerine, kendi evine çıkmaya, belki ilk kez başkalarıyla aynı evde yaşamaya, farklı bir şehre taşınmaya, kısacası ufak tefek sorumluluklara bırakır. Sonra bir gün, çok sevdiğin o adamın/kadının ‘o’ olmadığını anladığında, bavulunu alıp çıktığında, istifanı basıp kapıyı çarptığında, eşyaları kamyonete yüklediğinde, uzun otobüs yolculuklarında, kim bilir belki boşanma kağıdını eline aldığında, okuduğun bölümün işine yaramayacağını anladığında ve hep o ‘sıfır’ hissettiğin anlarda başlar çalmaya…

‘Sil baştan başlamak gerek bazen…’

O dönemin asi, güzel ve sıcacık kadını Şebnem Ferah’ın yumuşacık ama bir o kadar isyankar ses tonu kim bilir kaç kızlar buluşmasında, dağıtmak için çıkılan sokaklarda, kulaklıkta, balkonda, dumanı kendinden menkul gece oturmalarında dönüp durmuştur…

Silip baştan başlamak, hayatı sıfırlamak düşüncesi o dönem için ihtiyacımız olan her şeydir.

40’lı yaşları telaffuz etmeye başlanılan dönemde ise işler değişmeye başlar. Silip silip baştan başlamalar ve hayatı sıfırlamaya duyulan o kudretli heyecan yerini farklı bir anlayışa bırakır. Kendini dağınıklığın ortasında, yerde yatan bir tişört gibi hissettiğin ve dahası bundan rahatsız olmadığın gün kendine en çok yaklaştığın gün olur belki de…

Belki de bu kez ihtiyacın olan ‘silip baştan başlamak, hayatı sıfırlamak’ değil, her nerede kaldıysan tam da oradan ORTASINDAN kalkıp devam etmek hayatına…

Hayatına dokunmuş her insan, açtığın ya da kapattığın her kapı, geçtiğin her sokak, giydiğin her kostüm, aldığın ya da bozduğun her karar, taşıdığın her valiz, seni şu anki SEN’e taşıyan detaylardı sadece… Bunlara sımsıkı bağlanmak, önünde uzanan yol yerine dikiz aynasına takılı kalmak ya da hiç bir şeyi silmeden ama içinden geçerek yeniye yelken açmak ise sadece senin elinde.

 

En büyük paradoksumuz ‘hayat’ dediğimiz şeyin ne olduğunu henüz tam anlayamadan onun üstesinden gelmeye çalışmak. Yaşam’ı, yaşama dair olmayan pek çok şeyle kısıtlıyor, yargılıyor, kıyaslıyor ve başka bir hale sokmaya çalışıyoruz. Basit bir karbon molekülü bileşenini  ‘aşkın ve sadakatin simgesi ‘ haline getirebiliyor ve sonra yokluğuyla aşkı ve sadakati yargılama hakkını elde edebiliyoruz. Her sabah işe uğramadan aldığımız karton bardakta kahvemiz olmadan uyanamayacağımızı öngörüyor, sarsılmaz bir inançla bunu savunurken kendi beyin kapasitemizi o bardak kahveyle kısıtladığımızın farkına bile varmıyoruz. İlişkilerimizi karşımızdakinden aldıklarımızla sınırlıyor ve ‘bu bana uygun mu?’ derken ‘ben’ dediğimizin ne olduğu konusundaki boşluğun farkına varmıyoruz. İşte olayın özü tam olarak o boşlukta saklı! Ben dediğimiz ne varsa, O olmadığını fark ettiğimiz  gün, hayatı sıfırlamaya sil baştan başlamaya gerek olmadığını anlayacağımız gün olacak.

Anlayış, insanı özgürleştirir ve özgürlük gerçek potansiyelimize ulaşmada ihtiyacımız olan tek şey…

Osho, yaşamının her anını bir coşku, bir kutlama olarak yaşamadığın sürece ziyan ettiğini söyler, ve hatta hiç yaşamadığını… Yaşamın kendisi bir şölen olmalıdır, tıpkı bir ziyafet sofrası gibi, sen kendi özünle buluştuğunda ve ondaki muhteşemlikle tanıştığında hayat sana akmaya başlayacaktır. Sevginin olduğu yerde doğal olarak endişe de kaygı da yok olur.

Yaşadığım her günü, geçtiğim her sokağı, açtığım ve kapattığım her kapıyı, dokunduğum her insanı, taşıdığım her bavulu görüyor, anlıyor ve teşekkür ediyorum. Bana kattıkları için minnet duyuyor ve artık ihtiyacım olmayan ne varsa onları sevgiyle uğurluyorum. Hayat kaldığı yerden ama bu kez daha coşkuyla, daha özgürce aksın diye…